İçten Fetih

Fatih’ler cesurdur.

Fatih’ler sabırlıdır.

Fatih’ler azimlidir.

Fatih’ler Aşıktır.

Fatih’ler İmanlıdır.

Bir taraftan İstanbul’un fethini yâd ettiğimiz bu anlamlı günde bu salonu dolduran siz kıymetli gençlerin ve kalbi genç olanların birer fatih olmasını Rabbim’den niyaz ediyorum.

Materyalist ve menfaatperest milletler ve ülkeler birer fatih bekliyor.

Şirk ve putperestlik bataklığına düşen ülkeler birer fatih bekliyor.

İnsanlık erdemini kaybetmeye yüz tutmuş hayvanileşen insanlar birer fatih bekliyor.

Zulmün ayyuka çıktığı mazlum coğrafyalar birer fatih bekliyor.

Şimdi Kudüs yeniden fatihini bekliyor.

Kahire fatihini bekliyor.

Bağdat fatihini bekliyor.

Şam, Humus, Hama, Beyrut, Bağdat, Semerkand, Musul, Kerkük fatihini bekliyor şimdi.

İslam’ın şefkatli iklimini özleyen bütün dünya fatihini bekliyor.

İnsanlık medenileşecek, daha az kan dökülecek diye beklerken maalesef Kur’andan ve İslam’ın çağrısından uzaklaştıkça daha da ilkelleşti ve vahşileşti. İnsanlar artık birer birer değil, binlerce, onbinlerce öldürülüyor. Savaşlar eksilmiyor, artıyor. Ecdadımıza barbar diyenler insanlığın şahit olmadığı barbarlıkları sahneye koymaktan çekinmiyorlar.

İşte tam da bu çağda;

Cennetmekan Sultan Fatih Han gibi gemileri karadan yürütecek zekaya,

Zamanının en büyük toplarını döktürecek teknik bilgiye ve teknolojiye,

Hakimin karşısında ayakta durup yargılanacak kadar adalete teslimiyet ruhuna sahip fatihlere ihtiyaç var yeniden.

Haçova meydan muharebesinde bir ara bozguna uğrayıp dağılmaya yüz tutunca Osmanlı ordusu,

Aşçısı, yamağı, seyisi, hamalı demeden geri hizmetteki herkes eline kepçeyi, baltayı, küreği alıp düşman üzerine yürümeye başlıyor. Padişah muhtemel bir tehlikeden sakınmak üzere atına atlayıp gerilere gitmek isteyince atının üzengisine yapışıp: “Gidemezsin Padişahım!” diyen Hoca Sadettinler vardı.

Başka bir harbde zaferin bir türlü elde edilemediğini görüp çekilmek istediğinde başka bir padişah “Biraz bekle!… Zafer elbet bizim olacaktır” diyen Şemseddin-i Sivasî’ler vardı.

Ve bugün.

O kadar çok fethedilecek yer, o kadar çok yıkılması gereken sur ve o kadar çok kurutulması gereken bataklık var ki.

Değerli kardeşlerim, kıymetli büyüklerim, sevgili hanımefendiler ve beyefendiler.

Fethin ne olduğunu anlamak lazım önce. Fetih ruhunun künhüne vakıf olmak lazım.

Fetih ruhu bir toprak genişletme ve yayılma politikasının eseri değildir.

Bir menfaat ve sömürge anlayışı değildir. Bunu isbat için ortaya konacak elbette birçok delil ve uygulama örneği vardır. Ancak bu konuşmanın vakti bu detaylar için yeterli olmaz.

Fetih ruhu zulmü bertaraf etme anlayışıdır.

Fetih Allah rızası için insanları hakka davet etmek için yapılır.

İslam’ın hakimiyetini kabul eden bütün milletler kendi dinlerini de, kültürlerini de serbestçe yaşamışlar ve müslümanların idaresinden her zaman memnun olmuşlardır.

Adalet olmayan yere adalet götürmek, zulüm olan yerde zulmü bertaraf etme çalışmasıdır fetih.

Bir tek damla kan dökülmeden, kimseye küçük bir fiske bile vurulmadan, kimse cezalandırılmadan, kimse hapsedilmeden yapılan bir fetih var biliyor musunuz? Mekke’nin fethi.

Aynı zamanda büyük bir devlet adamı, mümtaz bir askeri deha ve muhteşem bir siyasi zeka sahibi olan Hz. Muhammed Mustafa (sas.) Mekke’yi öyle güzel bir fetihle fethetti ki.

Kalemler durur burada, lisanlar lal olup susar.

İnsanlık tarihi boyunca böyle bir fetih olmamıştır. İşte fetih budur. Maksat kimseye zulmetmek değildir, maksat öc almak, intikam peşinden gitmek değildir.

Ve hatırlayın ki İstanbul fethedildiğinde Bizans hanımefendileri ellerinde çiçeklerle karşıladılar Sultan Fatih’i. Çünkü onlar kendi idarecilerinin zulmünden illallah etmişlerdi, yaka silkmişlerdi ve Fatih’i bekliyorlardı.

Nitekim Sultan Fatih’in İstanbul’u fethetmesi sonrasında bir yağma olmamıştır. Bu şehir fethedildi diye ibadethanelere dokunulmamıştır, masumlar cezalandırılmamıştır. İdarede bir boşluk oluşmamış, terör kol gezmemiş, insanlar emniyet içinde evlerinde uyumaya başlamışlardır.

İstanbul’un fethi birçok yönüyle incelemeye değer bir vakıadır. Alimlerin, erenlerin, maneviyat büyüklerinin fetihteki rolleri birçok kere anlatılmıştır. İstanbul’a girerken Sultan Mehmed’in kendisine çiçek takdim edildiğinde “Bana değil ona verin” diyerek Akşemseddin’i işaret etmesi sadece bir nezaket gösterisi değildir. Gerçekten de İstanbul’un fethinde Akşemseddin’in önemli bir rolü vardır. Bu sadece İstanbul’un fethinde değil ecdadın yaptığı cihad ve mücadelelerin hemen hepsinde karşımıza çıkıyor.

Fetih ruhunu anlayabilmek için büyük cihad-küçük cihad tanımlamasını ve farkını da çok iyi anlamak gerekir.

Şemseddin-i Sivasi Halvetiye ulularındandır. Kara Şemsi lakabı ile de bilinen büyük bir velidir. Sivasta mukim iken bir gece rüya görüyor ve sabah müritlerine:

“Bir rüya gördüm, bize sefere çıkmak, Allah yolunda savaşmak işaret olunuyor.” diyor. Müridleri diyorlar ki:

“Efendim siz zaten cihadın en büyüğünü yapıyorsunuz. İnsanın nefsiyle cihad etmesi, cihadın en büyüğüdür. Hem yaşlısınız, vücudunuz dayanmaz, sefer uzun olur, meşakkatli olur.”

“Hayır” diyor “Evet nefisle mücadele cihadın en büyüğü ama rüyanın alameti odur ki bir sefer-i hümayuna da çıkacağız.”

Sivas’ta kılıç yapmaya, ok ve yay hazırlamaya, zırh ve kalkan imal etmeye başlıyorlar. Ve gerçekten de Sultan III. Ahmed Avusturya seferine çıkmadan önce birçok mutasavvıf ve alime haber gönderdiği gibi Şemseddin-i Sivasî Hazretlerine de haber gönderiyor:

“Seferimiz var, siz de lütfedip katılın. Bizler irşad buyurun, seferimizi mübarekleştirin.” diyor. Yani bir anlamda Şemsedinî Sivasî’nin rüyası da gerçek olmuş oluyor.

Hani Fatih Sultan Mehmed’in olduğu söylenen bir şiir var. Bir beyti şöyle:

“Fazl-ı hakk u himmet-i cünd-î ricâlullah ile,

Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetim!”

Allahu Tealanın ikramı ve lütfi ile…. Ayrıca Allah erlerinin (cünd-i ricalullah) himmetleri ile…

Küfür ehlini baştanbaşa kahreylemektir niyetim.

 

İşte Sultan III. Ahmed de sefere çıkarken sadece ordu toplamakla kalmıyor. “Cünd-i ricalullah” olan evliyaları, alimleri de topluyor. Şemseddin-i Sivasî de müritleri ile birlikte kalkıp İstanbul’a geliyor. Padişah Şemseddin-i Sivasinin bir rüya gördüğünü de öğrenince manen bir füyuzat açıldığını anlıyor ve soruyor:

“Harb olacağını görmüşsünüz rüyanızda. Acaba neticesi zaferle mi sonuçlanacak?”

“Evet” diyor Şemseddini Sivasi.

Ve yukarıda arzettiğim gibi bir bozgun durumu ile ordu biraz sendeleyince padişah Şemseddin-i Sivasiye hiddetlenerek: “Hani zafer bizim olacaktı demiştin?”

Şemseddin-i Sivasi: “Padişahım biraz sabredin. Zafer bizimdir” Onun bu tavsiyesine uyarak savaşmaya devam ediyorlar. Nitekim zafer müyesser oluyor.

Yukarıda arzettiğim olayda büyük cihadla küçük cihadın nasıl iç içe olduğunu anlayabiliyoruz.

 

Bugün sizlere “içten fetih” başlığı ile iki şey anlatmak istiyorum.

Birincisi; büyük fetihler yapmayı ideal haline getiren gençlere: Büyük fethin size müyesser olabilmesi için önce ve mutlaka kendinizi içten fethetmelisiniz.

İkincisi; biz müslümanlar İstanbul’u fethederek Batı medeniyetini büyük bir hüsrana uğrattığımızdan beridir intikam peşinde olan Batı, İstanbul’u yeniden geri alamayacağını anlayınca bizi içeriden çürütme çalışmasına başlamıştır ki o çürüme ve çürütme hala devam etmektedir.

Bu iki tesbit birbiri ile alakalıdır ve birincisini başarırsanız ikincisine muvaffak olursunuz. Eğer kendinizi içten fethederseniz batılıların bizi içten çürütmelerine engel olabilirsiniz.

 

Şimdi gelelim kendimizi içten fethetme meselesine.

Büyük cihad diye isimlendirilen çalışma yani nefisle mücadele kişinin olgunlaşma ve pişme sürecidir. İnsan olgunlaştıkça toplum olgunlaşır. Toplumlar olgunlaşıp medeni hale geldikçe insanlık olgunlaşır ve ilerler.

Buna biz nefis mücadelesi diyoruz. Yaratılıştan gelen şehvet, hırs, tamah, kötülüğü emreden kendi içimizdeki olumsuz ve bencil duyguları kontrol altına alma, kendimizi tanıma ve kendimize hakim olma çalışması.

Nefisle mücadelenin temelleri tasavvufi eserlerde “Allahı bilmek” ile başlatılır. Kişi önce Allah’ı bilecek. Allahın zatı uluhiyyetini, Allahın sıfatlarını öğrenecek, sağlam bir inanca sahip olacak.

Sonra şirkten ve putlardan uzak duracak.

Bütün kötü huyları bilecek ve onlardan uzak duracak.

Gafletten uzaklaşacak

İlim sahibi olacak, ilme değer verecek. İlim meclislerine devam edecek.

Az yiyecek

Az konuşacak

Az uyuyacak

Bunların çoğunu biliyorsunuz. Daha fazlasını kitaplardan okuyabilirsiniz. Veya hocaefendiler size anlatmışlardır.

Ben size bugün farklı birkaç örnek vereceğim. Muhtemelen bu salonda yalanın birçok günahın temelinde olduğunu bilmeyen yoktur. İftiranın temelinde yalan vardır. Yalan yere şahitlik etmek büyük günahtır. Fesat yalan söylenerek işlenen bir günahtır. Karaborsacılık, ihtikar yapan kişi mutlaka yalan söylüyordur. Emanete hıyanet eden yalan söyler. Bu liste böylece uzar gider.

Peki şimdi soruyorum. Önce kendime, sonra hepinize soruyorum. Birçok günahın temelini teşkil eden yalandan ne kadar uzak durabiliyoruz?

Lütfen kendi içinizde kendi kendinize cevap verin. Şahsen ben kendime cevap vermekten utandığım hallere sahibim.

“Masum yalanlar” diye bir tabir kullanıyor musunuz günlük hayatınızda.

Yalan değil kıvırma, durumu idare etmek gibi bahaneler üretiyor musunuz?

Öğrenci kardeşlerim geç kaldığınızda olmayan bahaneler uyduruyor musunuz?

Zarar göreceğinizi düşünerek yalan söylediğiniz oluyor mu?

Tüccar kardeşlerim, esnaf kardeşlerim yalandan kesinlikle uzak durduğunuzu, hayatınız boyunca bir tek bile yalan söylemediğinizi iddia edebilir misiniz?

Memur arkadaşlar hasta olmadığınız halde hasta raporu aldınız mı hiç?

Olmayan bahanelerle müdürünüzden izin aldınız mı hiç?

Dürüstlüğün en temel prensiplerinden biri olan “yalan söylememek” bir müslümanın da en büyük alameti farikası iken nasıl bu kadar rahat davranabilecek bir hale geldik.

Peygamber Efendimiz (sas.) kesin ve net bir dille “Müslüman yalan söylemez.” dediği halde nasıl bu hale geldik?

Gıybet de büyük günahlardandır. Kardeşimizin yüzüne söylediğimizde zoruna gidecek, alınacağı her şey gıybettir. İnsanın var olan kusurlarını, hatalarını onun olmadığı yerde anlattığınızda gıybet etmiş oluyorsunuz. Olmayan bir şeyi söylerseniz zaten iftira etmiş olursunuz.

 

 

Gıybet için benzer bir soru listesi oluşturabiliriz. Ama sanırım meramımı ifade edebildim. Daha fazla uzatıp sabrınızı zorlamayayım. Kendimi, nefsimi terbiye edebilmem için bazen çok komik durumlara da düşsem yalan söylememeliyim. Aleyhimde de olsa yalan söylememeliyim.

Geçen gün bir cihazım bozuldu, teknik servisi aradım. “Cihazım açılmıyor, ne yapmalıyım?” diye sordum. Telefondaki kişi bana “herhangi bir olay sonrasında mı açılmıyor?” diye sordu. “Evet” dedim. Arabamın bağac kapağının arasına sıkıştı. Ondan sonra açılmadı” dedim. Daha sonra yanımdaki arkadaşım diyor ki: (aramızdaysa beni affetsin, isim vermediğim için mahzuru olmaz herhalde) Niye söyledin ki diyor. Üzerinde kırık çizik yok. Belki garanti kapsamında tamir edeceklerdi. Sen şimdi böyle dedin diye garanti kapsamı dışına alırlar.

Yalan söyleyebilir miyim? Bana yüklenecek olan birkaç yüz lira dünya menfaati için neden yalan söyleyeyim!?

Değerli büyüklerim günahlara, haramlara karşı böyle küçük, küçük anlayış değişiklikleri ile yumuşatılıyoruz. Ve bütün bunların kendi kendine olduğunu düşünmüyorum.

Ve hatırlayın batılıların bizi içeriden çürütmeye devam eden hummalı bir çalışma içinde olduklarını belirtmiştim.

Müslümanlar daha İslamın ilk yıllarından itibaren sayıca çok küçük guruplarla kafirleri büyük hezimetlere uğrattılar. Bedir’de öyle oldu, Hayber’de öyle oldu, Mute’de öyle oldu. Yahudiler sinsiliklerini hiçbir zaman bırakmadılar. Müslümanların arasına fitne ateşi sokmak için münafıklar vasıtasıyla ve binbir türlü hile ve oyunlarla gizlice mücadeleye devam ettiler, hala devam ediyorlar.

Büyük fitne ateşi Anadolu’da “fetret dönemi” denilen anadolu beylikleri arasında alevlendirildiğinde beyliklerden birisi bu fitneyi bertaraf etti ve bir cihan devleti haline geldi.

700 yıl boyunca içeriden ve dışarıdan yıkmak için uğraştılar Osmanlı’yı. Nihayet muvaffak olduklarında işlerinin bitmediğini biliyorlardı. Mesele sadece Osmanlı değildi elbette. İslam ülkelerinin bir daha hiçbir şekilde birlik oluşturmamaları gerekiyordu. Ve bunu tek bir şeyle başarabilirlerdi. Müslümanları İslam’dan ve Kur’andan uzaklaştırırlarsa başarabilirlerdi. Çünkü müslümanların gücünü Allah’tan aldıklarını anlamışlardı.

 

İşte bunu son 200 yıldır başardılar. Müslümanların her biri neredeyse kabile kabile ayrı ayrı ülkeler haline geldi. Yetmedi bunların kendi aralarında savaşmaları için fitne üretim merkezleri çalışmaya devam ediyor.

Bu da yetmiyor, daha da içeriden çürümenin olması lazım. Ailenin çürümesi lazım. Her birimizin inancının, ibadetinin, ahlakının çürümesi lazımdı.

200 yıldır, bizi ilimden uzak tutmak için önce eğitim kurumlarımızı bozdular. Hocalar, ham yobaz softalar İslamı hayatın içinden çekip aldı ve gereksiz tarih tartışmaları ile, israiliyat ile, binbir sapık düşünce ve fikir ile beyinlerimizi iğfal ettiler.

Mühendisliğin en temel bileşenleri olan krankları, milleri, çarkları icad eden bir müslüman alim iken, cerrahi aletleri icad eden mucitlerimiz varken, kitapları bin yıldan fazla okutulan tıp dehalarımız varken, 1200 yıl önce gezegenleri gözlemleyen astronomi rasathanelerimiz varken, matematiğin temellerini atan bilginlerimiz varken, dünyanın en büyük kütüphaneleri bizim iken bir anda o kadar ilimden uzaklaştırdılar ki bizi.

Bu çürümeyi bazen kültür emperyalizmi ile yaptılar, bazen sömürge güçlerini kullanarak, darbelerle yönetimleri kontrol ederek yaptılar. Kuklaları eliyle yürüttükleri yönetimlerde eğitimi bozarak, ahlakı bozarak yaptılar. Sinema marifetiyle yaptılar, sanat marifetiyle yaptılar.

Bize yardım ediyormuş gibi yaparak bizi içten çürüttüler.

Biz ilimde geri kalıp onlar ilimde ilerleyince sahip olduğumuz hammade kaynaklarını bizden alıp işlediler, değerinin milyonlar kat üstünde bize geri sattılar.

Hasılı kelam özümüzü düzeltmek zorundayız. Nefsimizle mücadelede başarılı olduğumuzda her şey düzeliyor aslında. İslam ahlakı ile ahlaklanan bir müslümanın tuzaklara düşmesi mümkün değildir. Allahın ipine sarılan insan kayıp düşmez, çamurlardan, pisliklerden zarar görmez.

Şimdi yeni fatihler çıkarabilmek için yalandan uzak durmalı, delilik derecesinde dürüst olmalıyız. Çağı şaşkınlığa uğratacak kadar çalışkan olmalı, kimseye muhtaç olmayacak kadar mütevazi olmalıyız. Aramızda merhametli olup yardımlaşmalı ve kafirlerin tuzaklarına ve fitne kışkırtmalarına karşı uyanık ve hazırlıklı olmalıyız.

Önce kendiniz, sonra ailenizi ve sosyal çevrenizi etkileyecek bir ruh derinliğine sahip olmanızı temenni ediyorum.

Fethiniz kendi içinizde başlayacak ve dalga dalga bütün cihana yayılacak. Eğer Allah’a hakkıyla kul olursanız sadece şehirleri ve ülkeleri fethetmekle kalmazsınız.

Gönülleri fethedersiniz. Gönülleri fetheden fatihleri alkışlıyoruz. Fethiniz mübarek olsun.

(29 Mayıs 2015 – Sincan Lale Kültür Merkezi)